Aziz DAĞTEKİN ile Bir Pazar Sohbeti!
Pazar sabahları eskiden başka kokardı. Fırından yeni çıkmış ekmeğin buğusu, kapı önlerinde süpürülen avluların sesi, komşunun camdan cama uzanan “bir şeye ihtiyacın var mı?” sorusu… Pazar, sadece haftanın bir günü değil; mahallenin kalbi, ailelerin nefesiydi.
Bugün pazar sabahları sessiz. Ama huzurdan değil. Kapılar kapalı, perdeler aralık. Apartman boşluklarında yankılanan tek ses, telefon bildirimleri. Yan dairede kimin yaşadığını bilmeyen insanlar, aynı asansörde göz göze gelmemek için yere bakan yüzler…
Bir zamanlar “komşu hakkı” denilen şey, sadece bir kavram değildi. İnancımızda emanetti, kültürümüzde ahlaktı. Komşunun açken tok yatmamak, hastayken kapısını çalmak, çocuğunu kendi çocuğun bilmekti. Bugünse komşuluk, apartman yönetim grubunda yazılan soğuk mesajlara sıkıştı.
Peki ne oldu bize?
Dijitalleşme hayatımızı kolaylaştırdı deniyor. Evet, belki hızlandırdı. Ama kalplerimizi yavaşlattı. Bir sofraya oturup göz göze konuşmayı unuttuk. Aynı evin içinde, aynı ailede, herkes ayrı bir ekrana bakıyor. Baba iş stresinden telefona sığınıyor, anne yorgunluğunu sosyal medyada unutmaya çalışıyor, çocuklar sanal dünyada büyüyor.
Aynı çatı altındayız ama aynı hayatta değiliz. Aile dediğimiz o kutsal yapı, sessizce çözülüyor. Kimse yüksek sesle söylemiyor ama herkes hissediyor. Birlikte geçirilen zaman azaldı, birlikte susmak çoğaldı. Dijital çağ, kalabalıklar içinde yalnız insanlar üretti.
Bir de hayat pahalılığı var.
Eskiden geçim derdi vardı ama paylaşma da vardı. Şimdi ise herkes kendi yükünün altında eziliyor. Sofralar küçüldü, umutlar daraldı. Anne-baba çocuklarına gelecek kurmanın telaşında, çocuklar yarının belirsizliğinde. Ekonomik baskı aile içindeki sabrı kemiriyor, sevgiyi sessizce tüketiyor.
Ve savaşlar…
Televizyonda izleyip geçtiğimiz savaşlar, sadece uzak coğrafyaların meselesi değil. Göç, yoksulluk, güvensizlik, korku… Hepsi dönüp dolaşıp ailelerin kapısını çalıyor. Dünya huzursuz oldukça evlerin içi de huzursuzlaşıyor.
Eskiden komşu, kötü günde ilk sığınılacak kapıydı. Şimdi herkes kendi derdini kendi içine gömüyor. Yardım istemek zayıflık sanılıyor, hâl hatır sormak zaman kaybı.
Oysa insan, insana muhtaç.
Ne teknoloji, ne para, ne de yüksek duvarlar insanın içindeki boşluğu doldurabiliyor. Bir selamın, bir tebessümün, bir “nasılsın?”un yerini hiçbir uygulama tutmuyor.
Bu pazar, gelin küçük bir itiraz edelim bu gidişata.
Telefonu biraz kenara bırakalım. Çocuğumuzun gözlerine bakalım. Eşimizin sesini gerçekten duyalım. Komşumuzun kapısını çalıp bir çay içelim. Belki uzun uzun konuşamayız ama halini soralım.
Çünkü komşuluk biterse, mahalle biter. Aile yalnızlaşırsa, toplum çöker. Vicdan susarsa, insanlık kaybeder. Pazarlar hâlâ umut olabilir. Yeter ki hatırlayalım: İnsan, insana emanettir.
Ekonet Haber Taraftar Değil, Haberciyiz